19 Ekim 2015 Pazartesi

DAİMA...


O daima inandı… O daima çalıştı… O daima savaştı… O daima dik durdu… O daima öncüydü… ve O daima şıktı…

DERİMOD’un kurucusu Hasan Yelmen’in düşüncesinin hayat bulduğu belgesel niteliğinde bir kitap O Daima Şıktı. Gazi’nin son tanıklarının anlatımıyla, Mustafa Kemal’i “gardrop devrimcisi” diye tanımlayanlara en güzel yanıtı vermiş, aydınlatıcı bir çalışma... Hayatının neredeyse tamamını cephelerde geçirmiş gerçek bir devrimcinin; duruşuyla, görüntüsüyle ve söylemleriyle, eylemleri arasındaki uyum, gerçekçi ve bir o kadar naif bir dille anlatılmış kitapta. “Ölümle kalım arasında bir insanın giyimine kuşamına bu kadar itina etmesi, mucizevi bir harekettir” diyor Cemal Kutay O’nun için.

Aslında dönemin çoğu tanığı O’nunla ilk karşılaşmalarında üzerinde ne olduğunu hatırlamıyor. Fakat her zaman sade, temiz, titiz ve özenli bir görüntüsü olduğunda hem fikirler. Asker kökenli olmasına ve cephelerdeki onca başarısına rağmen meclise bir kez bile askeri üniformayla gelmeyen, her attığı adımın bilincinde olan, aradan geçen bunca zamana rağmen fikirleri ve giyimiyle tüm dünyaya ilham veren bir insanın hikayesi…

Kitapta, O’nun tasarıma ve sanata verdiği değeri, döneme tanıklık edenlerin ağzından öğreniyoruz. Günümüzde tüm dünyada, devlet adamlarının imaj danışmanlığını yapan birçok tasarımcı var. Atatürk ise o dönemde kendi danışmanlığını kendi yapmış. “Protokol yarı devlettir” diyormuş. Dönemin Fransız dergisi Adam’da “Devlet adamları Atatürk gibi giyinsin” diye bir makale bile yayınlanmış. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’in kıyafetleri de, Atatürk’ün tasarlayıp çizdiklerinden yola çıkılarak dikilmiş. Dünyadaki tüm sanatsal ve bilimsel gelişmeleri yakından takip eden Atatürk, ordunun kıyafetlerini, dönemin parlayan yıldızı Coco Chanel’e tasarlatmıştır. Chanel’deki yetenek O’nun da dikkatini çekmiş.


Kitapta birçok detaya da yer verilmiş. Ünlü kalpağının hikayesi, güzellik anlayışı, Türk kadını için hayal ettikleri, kadın hakları için yaptığı ve teşvik ettiği çalışmalar… O, tutkularıyla, idealleriyle, fikirleriyle yepyeni bir gelecek hayal etmiş ve o geleceğin temellerini atmıştır. Geriye bıraktıklarıyla da  tüm dünyanın, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Bir gün, O'nun dışında herkesin ağaç bitmez dediği Atatürk Orman Çifliğinde, avuçları patlayana kadar ağaç dikenlerden biri olan Hatif ÖGE’nin de arasında bulunduğu kişilere şu soruyu sormuş Atatürk: Çiçek nedir? Aldığı hiçbir cevaptan memnun olmamış ve şu cevabı vermiştir. “Dünyada ne kadar eski eser bulunmuşsa, bunlar ister tunç, ister bakır olsun, ister tahta ister çivi olsun,ne olursa olsun hepsinde yazıdan önce çiçek motifi vardır. Bu, çiçeğin dünyadaki bütün insanların, müşterek medeniyet sembolü olduğunu gösterir. Sizin de çiçeği böyle bilmeniz lazımdır. Siz yarın ziraat mühendisi olarak Anadolu’da vazife alacaksınız. Bilin ki Lale Devrini yaşamış bu ülkenin evlatlarının, yakılmış yıkılmış evlerinde pencerelerinin önüne koyacak tek fesleğenleri bile yoktur. Ben oraya giderken çiçek de götürüyorum ki perişan insanlarımız biraz fesleğen, sardunya sahibi olsun, vatan çiçeklerle süslensin. Bunu unutmayın emi”

Dünyaca ünlü moda tasarımcısı Stephan Rolland’ın, O’nun hakkında söyledikleri kitabın geride bıraktığı duyguyu özetliyor aslında: “Atatürk deyince bende saygı ve hayranlık imajı öne çıkıyor. Söyleyebileceğim tek şey; O’nu bugün yakından tanıyabilmeyi çok isterdim. Bence yaşıyor olsaydı dünyanın da gidişatını değiştirmeyi başarırdı.”

Daima…



7 Ekim 2015 Çarşamba

MAVİCİN


Yanlış okumadınız! "Mavicin". Acaba mı? larınızı duyar gibiyim. Blue jean ya da blucin yazsam bu kadar şaşırmazdınız herhalde. Ne de olsa dilimize böyle pelesenk olmuştur yılların sonunda.

Peki sadece moda dünyasının değil tasarım dünyasının da önemli ürünlerinden biri olan blucin nasıl ortaya çıkmış? İlk kim üretmiş? Nerede üretilmiş? İlk kim giymiş? Bunlar tabi ki merak edilen sorular ama benim asıl merak ettiğimse, onun bu kadar kalıcı bir efsane olmasının sebebi. Bunları merak ediyorsak eğer, hep beraber bu yazıyı yazarken cevapları da bulabiliriz.

Gelmiş geçmiş en uzun soluklu moda ürünü… Ulaşmadığı insan grubu kalmayan, girmediği ülke bulunmayan,  modanın en önemli kilometre taşlarından biri… Mavi Cin.

Blue jeans ya da jeans denilen bu ürünün çıkış noktası İngilizce ‘’denim’’ denilen bir kumaş türü. İtalya‘da bulunan Genoa (Cenova) kentinde, denizcilerin teknelerindeki eşyaları hava koşullarından korumak için ürettiği “denim” türü kumaşlardan, daha sonraları pantolon yapılmaya başlanıyor. Böylece Jean, deniz ticareti yoluyla, başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın farklı bölgelerine ulaştırılıyor. Genoa’ nın Fransızca karşılığı olan “genes” de böylece “jean” kelimesinin çıkış noktası oluyor. Fransızlar bu ürünü baştan üretmeye çalışsalar da başarılı olamıyorlar. Onun yerine, Fransızcası “nimes” (Fransa’da bir şehir) olan “denim” benzeri bir kumaş üretiyorlar. 19.yy sonlarına gelindiğinde,  jeans artık Amerika kıtasına ulaşıyor.

Amerika’ da kullanımı 1837’lere kadar uzanan jean, o zamanlar ilk olarak maden işçilerinin dayanıklı kıyafet ihtiyacı sebebiyle üretiliyor. Madencilerin çalışmaları sırasında olmazsa olmaz iş kostümleri haline gelen jean tulumların kırılma noktası,  günümüze kadar ulaşmasını sağlayan Amerika’da oluyor.

Levi Strauss ve Jacob Davis’ in işbirliğiyle denim kumaştan jeanler üretilmeye başlanıyor. Daha sonraları bu ikili, jeanlere bakır perçin ile tutturulan cepleri ekleyerek jeani daha rahat ve sağlam hale getirerek, yaptıkları uygulamanın patentini alıyorlar.Bunun akabinde ülkede pek çok jean üreticisi oluşuyor.

1913 te Lee markası sadece ilk jean işçi tulumunu üretiyor. Ürünün popülerliği, Amerikan ordusu piyadelerinin resmi kıyafeti olmasıyla ve 1929 büyük ekonomik buhranla birlikte işlerini kaybeden Amerikalıların kol kuvveti gerektiren işlere girmeleriyle, jean tüketimi gittikçe artıyor.Bunun ardından, Amerikan kovboy filmlerinde, rahatlığı, özgürlüğü ve asiliği simgelemeye başlıyor jean.

Film endüstrisi ve Amerikan askeri güçleri sayesinde, jeanin şöhreti  Avrupa’ya taşınıyor.Avrupalılar Amerikan askerlerinin üzerindeki gördükleri  jeanleri para karşılığı almayı talep ediyorlar. Yani yine Amerika, başkasından aldığı ham maddeyi,  işleyip, geliştirip aldığı yere geri satıyordu. (Üretimin en önemli taktiği)

1960 larda Levis firması tulumlarını jeans adı altında piyasaya sununca,  gençlerin benimsediği bu terim moda sektörüne de böylece girmiş oluyor.

Jean, 1971 yılında Vogue dergisine kapak olmasıyla tasarım sektörüne giriyor ve Calvin Klein , Gioria Vanderbilt, Guess Jordache, Sergio Valente gibi pek çok marka, tasarımlarında denim kumaşlı ürünlere yer vermeye başlıyorlar.



Türkiye’ye gelince…  Türkiye’nin 1930lar ve 1940 lardaki burjuvazisi, yeni cumhuriyetin yeni gençleri, batıya yaptıkları yurtdışı gezileri sırasında jeanle tanışıyorlar. O dönemde, yeni neslin özellikle kadın çoğunluğu pantolon giymediği (giyse bile toplum tarafından garipsendiği) için, bu ürünü almaya pek çok kişi cesaret edemiyordu. Fakat, Mina Urgan gibi bazı kişilerse aksine fazlasıyla cesurdu.

Mina Urgan kendi hayatından parçalar paylaştığı “Bir Dinazorun Anıları” kitabında bahsettiği üzere,  gençliğinde Karaköy’den işçi tulumları alıp giyiyordu ve bunları kalın mavi kumaştan, oldukça rahat göğüs kısmında büyük cepleri olan işçi tulumları olarak tanımlıyor, bunun jeanin çıkış noktası olduğunda ısrar ediyordu. Bilmeden bir gerçekte ısrar ediyordu aslında. Evet bunlar jeanin çıkış noktasıydı. Daha sonraları ülkede denim ve jean pantolon üretiminin başlamasıyla, Mina Urgan sürekli jean giydiğinden bahsediyor ve jeanin sosyolojik durumunu kendine göre şu cümlelerle tanımlıyordu. "Blucinleri politik nedenlerden ötürü; erkek, kadın, varlıklı, yoksul bütün gençlerin hatta bazı orta yaşlıların giydikleri bu pantolonları kadın erkek ayrımlarını da sınıf ayrımlarını da yadsıyan gerçek bir eşitliğin ve gerçek bir demokrasinin simgesi sayıyorum. Ülkemizde 12 eylül rejimi sırasında blucinlerin tehlikeli komünist eğilimlerin simgesi olarak görülüp, yasaklanması da ilginçtir. Halbuki jean gençliğin özgürlüğün, asiliğin simgesi olmanın yanında asıl olarak eşitliğin, denkliğin simgesi olmuştur."

Türkiye’de denim kumaş ilk defa 1983 yılında Adana’da Bossa firması tarafından üretiliyor. Bugün dünyanın pek çok farklı markasına denim kumaş temin eden firma halen üretimine devam ediyor.

Modayı takip edelim ya da etmeyelim, bizim için önemli olsun ya da olmasın pek çoğumuzun hatta nerdeyse hiçbirimizin jeanden vazgeçebileceğini sanmıyorum.

Birbirimizle her ne kadar fikren pek uyuşmasak da jeanen çok uyuştuğumuz ve birleştiğimiz söylenebilir. İçinizden kimsenin iyi kesimli, tam tabiriyle vücuda "güzel oturan" bir mavicine karşı çıkmayacağını biliyorum.

Hiçbir yerde olmayan eşitliği bize getiren Mavicin?... Var-ol! 

Lana Del Rey - Blue Jeans 

27 Ekim 2013 Pazar

The Faces of Isabel Marant For H&M 2013 Fall


...Alek Wek ... photograph by WARWICK SAINT...

...Lou Doillon ... photograph by STUDIO HARCOURT ...
...Lou Doillon (born 4 September 1982) is a French model, singer, and actress...

...Małgosia Bela ... photograph by INEZ & VINOODH ...
...Małgosia Bela (born Małgorzata Bela on 6 June 1977) is a Polish fashion model and actress...

...Iselin Steiro... photograph by DAVID SIMS ...
Iselin Vollen Steiro (born 15 September 1985) is a Norwegian model.
Steiro is a student at the Oslo School of Architecture and Design.

...Andreea Diaconu ...  photograph by DAVID SIMS ...

...Milla Jovovich ... photograph by  PETER LINDBERGH ...
...Milla Jovovich (December 17, 1975) is an American model, actress, musician, and fashion designer...



16 Ekim 2013 Çarşamba

STYLE WARS 2013 FALL


...BURAK UYAN VS. APERLAI...




The Red Shoes of Andersen’s original tale are complex and conflicting symbols. Apparently a moral warning against selfishness, pride and vanity, they also engage with older meanings about class aspiration, prestige and insecurity...
...While his red shoes can be read as negative in their linking of the female with danger, magic and conceit, Andersen created a mythology for red shoes that had much greater potential for reworking. With the development of new meanings for ballet, for women’s movement and for women’s autonomous sexual behavior, the red shoe became part of a cultural contest...
...How ironic that in the bicentenary year of Andersen’s birth, the red shoe, perhaps more than any other shoe in this volume, has the power to incite passionate controversy, attachment and desire.

"Christian Louboutin explains why women love shoes"


...Flowers in a Woven Basket & Flowering Trees Near The Coast...



Boots Who Made The Princess Say "That's A Story" ... A princess was a dreadful storyteller. The king said that anyone who got her to say "That's a lie" would marry her and get half the kingdom. After many had tried, three brothers did as well, and when it was the youngest son's turn, he traded stories with her: the princess claimed a farmyard too large for a man at one end to hear the horn blown at the end; the son that a just bred cow that crossed their farmyard would give birth at the other side, and on with more tall tales until the son claimed he had seen her father and his mother cobbling, and his mother boxed her father's ears. "That's a story!" said the Princess; "my father never did any such thing in all his born days!"

The Purple Jar...The story is about a young girl, Rosamund, who needs new pair of shoes but is attracted to a purple jar which she sees displayed in a shop window. When her mother gives her the choice of spending her money on shoes or the jar, she chooses the purple jar. “You might be disappointed,” her mother cautions, adding that Rosamund will not be able to buy new shoes until the next month. When the girl gets home, she discovers that the jar was not purple but filled with dark liquid. “I didn’t want this black stuff!” she cries. Adding to her disappointment, her father refuses to take her out in public because she looks slovenly without good shoes. In the 21st century, scholars have read this story as a parable of consumer capitalism.